13 Haziran 2008 Cuma

Juergen Teller ile ilgili birkaç lakırdı..




Kirli ve muhtemelen berbat kokulu bir oda. Kırık dökük kanepenin üzerinde Kate Moss uzanmış, az önce bir Rave partisinden çıkıp gelmiş sanki. Teninde sivilceler, gözleri içine göçmüş, makyajı dağılmış. Aldığı sentetik zamazingolardan uykusu kaçık. Gün hangi saati gösteriyor belli değil. Zaten bir önemi de yok.

1992'de bir İngiliz, -yoksa Londra mı demeli- dergisinde gördüğümüz bu fotoğraf 90'lı yılların modasına damgasını vuracak (bu damga vurmak hadisesi de ne şahanedir) bir fotoğraf olur aynı zamanda. 80'lerde hip olmak için gösterilen onca çaba, uğraş, 90'larda, günlerce masada unutulmuş yemek artığı tadında bir şey haline gelir. Yeni bir şeyler söylemek, yeni bir gerçeklik yaratmak için ilk adımı atan moda fotoğrafçılığı olur. Zayıf ve sıska, sporla uzaktan yakından alakası olmayan modeller yüzlerinde "uyuşturucu sevmiyorum ama uyuşturucu beni seviyor" ifadeleri takınırken, fotoğrafçılar da onları görüntüleyerek bildik güzellik kalıplarına ve star sistemine yeni ve alışılmadık bir dille karşılık verirler.

Bu fotoğrafçılardan biri olan Juergen Teller'e sorarlar o vakitler: "Demek ki siz umursamaz, kayıtsız ve kuru bedenlere gurur ve anlam kazandıracaksınız, öyle mi?" Teller ise, "Umarım, umarım sınırların yerleri ve yöreleri değişir. Ben bu işe başladığımda Londra'da yalnızca Nick Knight ve Steven Meisel'in Linda Evangelista'yı 30'lu yılların divalarına benzettiği, tepeden tırnağa styling'e boğduğu fotoğraflar vardı. Bizler top model ve star fotoğrafçı mevzularını sorgulayan ilklerdik" cevabını verir. Daha sonra kendisi de star olacak Teller'in çekimleri soğuk ve bir o kadar da şoke edici bir duş etkisi yaratır (odalarda yalnız oturanlarda:)))).

Makyajsız, maskesiz olana ilgi ve alaka çekim yapılan mekanlarda da kendini gösterir: Tuvaletler, çıplak ve soğuk avlular, kokuşmuş otel odaları, 80'lerin gıcır kumsallarının, fotojenik ve görkemli yapılarının yerini alır. Ve tasarımcıların balans ve manevra alışkanlıklarını da topyekün etkiler. Helmut Lang dönemin yeni müzik akımı teknoya uygun tekno kumaşlar üretir mesela. Podyumlarda tekno havası eser durur. Modanın parılıtlı yüzü, Courtney Love'ın taşıdığı gibi veya Keith Richards'ın kendini yok etmeye meğilli kontrolsüz çehresine benzer gibidir. (Gerisi beter, gerisi malum, çöh çöh, çöh diye devam etmek geldi içimden..)

90'larda moda kılık kıyafetten ziyade, onları giyen bedenler ve ortamlarla daha ilgili bir hal alır. Kuru ve ipincecik, mümkünse zafiyet geçirme raddesinde olan bu bedenler, adına sonradan "Heroin Chic" denecek olan bir dalgayı yaratmakla iştigal ederler. Bu bedenleri fotoğraflayan İtalyan asıllı Amerikalı David Sorrenti'nin 20 yaşında overdose'dan ölmesi dönemin başkanı Bill Clinton'ı da bir hayli endişeye sokar. Junkie'ler lütfen bir zahmet kendi aralarında takılsınlardır, Vogue tarafına geçmesinlerdir diye buyurur Clinton aynı endişe kapsamında, modanın ahlaklı olmasını beklemek gibi bir toyluk içinde. (Moda sadece kendini dinler oysa ki. Kendisi de ona sıkıldım, değiştir der histerik bir şekilde)

Heroin-Chic'den uzaklaşmayı da gene moda kendisi ister. Teller'in umursamaz ve kayıtsız bedenlerine bakmaktan sıkılır zira ve şaşayı geri çağırır. Mario Testino da bu işlerin erbabıdır; Glam ve Glamour da birbirlerine fena ısınırlar. Dönemin Gucci koleksiyonu parmak ısırtır, diş gıcırdattırır, nefes kestirir falan filan...

Bu hikaye devam eder tabi. Bugünlere kadar getirilebilir ama 90'ların modasında esasında sahicilik peşinde olan Juergen Teller'in kendini akımlarüstü bir yerde muhafaza edebilmiş olması takdire şayandır ve de bir fotoğrafçıyı anlamak başlıklı bir yazıda mutlaka ve muktlaka daha diri ve açık bir zihinle üzerinde kalem oynatmak istediğim bur husustur. Kaldı ki hiç öyle niyetlenmeden ortaya çıkan "güne/modaya bakış" tadındaki üstteki yazının da devamını yazmak da boynumun (böbreklerimin ve safra kesemin) borcudur.

Hiç yorum yok: