SÖYLEŞİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
SÖYLEŞİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Şubat 2011 Perşembe

!F İSTANBUL BUGÜN BAŞLADI - FESTİVAL KURUCULARINDAN PELİN TURGUT İLE FESTİVAL İLE İLGİLİ SOHBET VE ÖZEL NOTLAR..


dün akşam açılış galası olan !f istanbul resmen başladı. festivalin kurucularından pelin turgut, tüm yorgunluğuna rağmen festivali, favori filmlerini ve festivalin 10. yılı ile ilgili düşüncelerini skype üzerinden az önce anlattı..

erelada: hepimizi heyecan sardı festivalle ilgili.. herkes listelerini yaptı ya da yapıyor, merak ediyor, sizin cephede son durumlar nedir?


Pelin Turgut: dün geceden biraz kalma :)) açılış gecemiz vardı fitaş'ta. feist'ın ses/ışık/gölge oyunları yapan ekibi geldi. burada candaş'larla birleştiler. ortaya inanılmaz bir performans çıktı. tabii ki ağladım! fitaş'ın en üst katında -hangar gibi post-endüstriyel bir mekan- güzeldi. film womb/rahim. yönetmeni benedek geliyor! iki filmini gösterdik daha önce. bu ilk 'mainstream' filmi. çok acaip...

erelada: yani izle ve gör diyorsun; harikaymış.. ağlamaz mısın, bu arada 10. yılınıza girdiniz öyle değil mi? yani bir de öyle bir özelliği var bu yılki festivalin..

Pelin Turgut: 10. yıl, eveeet!!

erelada: peki bizi neler bekliyor başka.. biraz fısıldasan..

Pelin Turgut: çook konuklu bir yıl. onları kaçırmamalı diyorum; zira yönetmen sohbetli film, baska türlü bir keyif..

erelada: haklısın, benedek geliyor dedin, başka kimler var sürprizli konuk kontenjanından?

Pelin Turgut: andrew mcclean (on the ice), braden king (here), charien dabis (amreeka), havana marking (afgan star), tatiana issa (dzi croquettes), ha tabi IT Crowd'dan falan bildiğimiz chris morris, alejandro jodorowsky... sonra canlı sinema mevzusu var. bu haftasonu iki kere "Utopia in 4 Movements" gösteriyoruz. yönetmeni sam green, epey bilinen iyi bir belgeselci. 4 müzisyenle geliyor. tamamen live, ses, müzik ve görüntü ve seyirci katılımı. sundance'de görenler yılın en acayip seyriydi diyorlar, cok merak ediyorum. bir de zare. kürtlerin geçtigi ilk film diye geciyor, 1927 yapımı. ermenistan'dan kopyası özel geliyor. kendisi bile canlı tarih bir şekilde. üzerine tara jaff müzik çalacak. bir de etkinlikler diyeyim; o açıdan zengin bir yıl. çogu da ücretsiz. jodorowsky salı gecesi konuşacak mesela, çok önemli.. atölyeler var. sundance'den gelen kalabalık bir ekip var. 26'sı cumartesi full gün senaryo ve film üzerine sohbet, panel, case study vs.. animasyon atölyesi- geoff marslett ile, kendisi Mars filminin de yönetmeni. çok düşük bütçe ama şahane görüntü, farklı bir teknik geliştirmiş, onu paylaşacak. film de inanılmaz sempatik! bir de mubarek, mısır, social media derken "Flowers of Evil"dan bahsetmeli..

erelada: anladığım kadarıyla daha dolu, daha interaktif bir yıl, ne dersin? harika, insanın işi gücü bırakıp festival insanı olası geliyor ama bizim gibi ağır iş insanları için pek mümkün değil maalesef... peki festivalin gelişimiyle ilgili son 10 yıla baktığında ne düşünüyorsun?

Pelin Turgut: valla fest için tatil izni kullanan arkadaslarımız var :) geriye baktığımda her şey organik bir biçimde gelişmiş diyorum, o da hosuma gidiyor..

erelada: bir de sizin partiler de kaçmaz.. peki senin en favori filmlerin hangileri diye sorsam..

Pelin Turgut: partileri unutmayalım haklısın. bu cuma acılış- horse meat disco! ofiscene bir haftadır dans ediyoruz.

erelada: :)))) orda olmalıyız mutlaka!!

Pelin Turgut: favor film konusu zor ya. bu sene mottom, bir tane kesin gitmem diyecegimiz bir filme gidelim. ben de yapacağım :) LA Zombie olacak galiba, korksam da... yani hep başka yerlerden bakabilmek ya olay; four lions'ı çok beğeniyorum. bence atlandı bu yılki ödüller mödüller durumlarında, çok güclü bir film.

erelada: genelde öyle olur ya, bazı filmler fazlasıyla öne çıkarılır ama arada güme giden ne harikalar vardır..

Pelin Turgut: living on love alone - fransız, genç, ask da var ama daha ziyade 23 yaşında olmanın filmi. o kadar öyle ki, içim burkula burkula seyrettim.. inside job mutlaka, zaten oscar adayı. 2008 krizi. kimin eli kimin cebinde, net net toparlıyor; sinemadan alev almış bir şekilde çıkıyorsun.evet, evet küçük filmleri sevelim :)

erelada: bu ülkede zaten alev alevken, yanıp kömür olacağız o zaman.. :)

Pelin Turgut: açılım bölümü ve kürt filmleri demem lazım şu noktada galiba...ülke, alev demişken. bu yılki tema dağdakiler. sozdar ve women of mont ararat, kadın gerillaları anlatıyor. mutlaka görmek lazım..

erelada: türkiye'de zaten muhalif söz söyleyen yegane festival if gibi geliyor bana..

Pelin Turgut: :)) ne güzel..

erelada: öyle ama.. ve de buna çok ihtiyaç var, hele ki medya bu kadar kapana kıstırılmışken..
şenlikli, muhalif ve uyanık; sizin mottonuz bu olmalı.. :)


Pelin Turgut: bağımsız kafalar lazım, evet. ama işte başka başka kanallar da açılıyor bir yandan
çok güzel söyledin. şenlik ve muhalifi aynı cümlede daha çok görebilsek ne guzel olur

erelada: değil mi ve de daha çok muhalif ve bağımsız söz söyleyen işler, organizasyonlar..

Pelin Turgut: evet. bunu da şenlikle yapabilmek...

erelada: pelincim, çok teşekkürler vakit ayırdığın için..

Pelin Turgut: sana asıl çoook teşekkür. ya sinema ya da partide görüşmek üzere diyorum o zaman..

erelada: evet, kesinlikle...

2 Kasım 2009 Pazartesi

JENNY SHIMIZU'DAN ESKİ BİR HABER VAR


jenny shimizu'yu steven meisel'in CK One kampanyasından bilenler bilir. atleti, dövmesi ve jean'iyle bütün diğer delilerin arasından sıyrılan "cool" varlık. dedikodu mekinelerinin bildirdiği üzere, lezbiyenleri olsun, hetero'ları olsun, istediğini anında "almayı" seven arkadaş hani. madonna ve angelina jolie herkesin bildiği isimler.. şu an 42 yaşında olan bu muhteşem kadınla vice dergisi 1994'te röportaj yapmıştı. dergi 15. yılında 1994'e ithafta bulunurken shimizu'nun ilk röportajlarından birini hatırlatıyor. tıklayın.

16 Ekim 2009 Cuma

VİCE'IN SON SAYISINDA YAYINLANAN SON DERECE LEZZETLİ LARS VON TRIER RÖPORTAJINI SENİN İÇİN (BİRAZ SERBESTÇE) ÇEVİRDİM SAYIN BLOG TAKİPÇİSİ


lars von trier önemli br film çıkaracaksa piyasaya bu işi önce cannes'de yapıyor. kendine has, kendine özel aracıyla pek hareket etmekten hazetmeyen ve de memleketi danimarka'dan pek dışarı çakmayan lars abimiz düşüyor yollara.. gazetecilere karşı caz yapmasıyla efsaneleşmiş ve tanıdığın her nörotikten daha fazla nörotik. korku filmi tadında, tarumar edilmiş genital bölgelerin göründüğü ve de konuşan hayvanların belirdiği sahnelerle dolu son filmi "antichrist"ten sonra da şöyle buyuran bir zat: "bu filmle anal dönemime girdim. artık sınıfta en arka sırada oturan sessiz çocuk değilim." bunu tam da "dancer in the dark" filmiyle björk'ü sinir hastalığının eşiğine birkaç kere getirmiş bir adamın söylemesi de enteresan. buradan sazı alıp lars von trier'in annesiyle ilişikisine götürmek isteyenler götürsün, o ayrı. gerçi anne de fena arıza değilmiş. sağlam genlere sahip olsun diye zeki bir adam seçip, onunla yatıp sonra basıp gitmiş. lars'ı annesinin bir başka sevgilisi büyütmüş. oğlunu "serbest" büyütmek istemiş istemesine ama oğlu annesinin rahminden kendi çabalarıyla kurtulmuş. en hazini de annesi tam ölüm döşeğinde yatarken oğlunun gerçek babasının, onu büyüten adam olmadığını itiraf etmiş. şu anda lars ruhu tahrip olmuş olsa da, egzantrik bir deha olarak aslında annesinin hedefini ziyadesiyle yerine getiriyor..gelsin sorular..

ne hakkında konuşmak istersiniz?
ne bileyim ama dergiler için teşekkürler.

bir şey değil. senin mental problemlerin nasıl gidiyor? neden korkuyorsun?
ben bir seri nörotikim ve de kontrol edemediğim her şeyden korkarım. tahminimce mental filtreleme sistemimde bir arıza var ve de her şeyi haddinden fazla algılıyorum. bu durum beni ele geçiriyor. bazı insanlar işte boktan filtrelerle doğabiliyor. bu yüzden sıkça terapiye gidip dünya kadar ilaç yutuyorum.

nasıl ilaçlar?
şu aralar aldığım prozac öncesinde satılan nanelerden. ama galiba işe yarıyor ve değiştirmek istemiyorum. bir sürü farklı anti depresan denedim ve ahlaki olarak hiç tereddüt etmedim.

peki sanatsal tereddütler? ya bu ilaçlar yüzünden bozuk filtreler tamir olursa ve de kreatif yönün sıçarsa?
eğer kendimi kötü hissediyorsam, cidden berbat hissediyorumdur. yani yataktan çıkamamak şeklinde. eğer bir hap alınca kendimi iyi hissedeceksem, alayım diyordum. sıkıcı bir sinemacı olacaksam da olayım, n'apalım diyordum. bu demek değil ki, kilolarca valyum alıp üstüne de altılı birayı döşedim..

son filmin antichrist'in yapımı epeyce sürdü ve de ortaya çıktığında danimarka'da herkes bir ağızdan şunu söyledi: lars geri döndü ve yine en tepede! nasıl bir şeyden geri döndün?

iki yıl boyunca çok sert bir depresyon geçirdim. yataktan çıkamadım. korkularım ve fobilerim coşmuştu. sanki bedenim ruhumdan korunmak için tamamen çökmüş gibiydi. ben bir kontrol manyağıyım ama bir noktada bırakmak gerekiyor. yaptığım şey bana iyi geldi.

o zaman antichrist'i çekmeye başlarken iyiyidin?
hiç de değil ama bir şekilde depresyondan çıkman için hayatına zorla da olsa bazı ritüelleri sokman gerek. antichirst mental pozisyonuma karşı bir başkaldırıydı. antichrst avucumun içinde olan bir şey değildi. kontrol güdümü aşmayı denememdi. ama korkunç bir deneyim oldu.

yönetmen olarak şahsi iç savaşlara dönüp bakıyor musun?
tabii ki. bir savaş olmak zorunda. sadece şeytanlarınla değil. "dogma"da olduğu gibi birtakım sınırlar çiziyorum. bazı alanlarda bazı opsiyonları dışarıda bırakınca başka alanlara daha fazla konsantre olup meseleleri nasıl ele alacağını düşünebiliyorsun. tarkowski en iyi filmlerini sovyet sansürü altında yapmıştır.

mental sorunlarını ilk kez ne zaman farkettin?
çok erken. küçük bir oğlanken uykuda ölmekten korkardım. okul dönemi korkunçtu; çok acı çektim. sınıf klostrofobik bir yerdi. bu yüzden diğer öğrencilerin gazabına uğradım. fiziksel olarak kendimi savunamazdım ama hemen teslim de olmazdım, cevap verirdim. berbat bir durum. sonra gitmeyi bıraktım.

ve de son derece liberal bir ailen olduğu için, istemediğin şeyleri yapmamakta serbest bırakıldın?
evet. okul, dişçi, ne konuda olursa küçük yaşta patron hep ben oldum. bir süre okula gitmeyince okul psikoloğu devreye girdi. 12 yaşlarındaydım sanırım. o da bana okula gelmezssem polislerin geleceğini söyledi. saçmalığın daniskasıydı yani.

biraz daha çocukluğunu konuşalım. sen 8 mm kameranla komunist ailenle birlikte çıplaklar kampına gidiyordun.
(gülüyor) nereye varmak istediğini biliyorum ama cevabım: hayır, filme çekmedim. çocukken bana bunlar normal geliyordu. çünkü ailemin çıplaklıkla ilgili en ufak bir sıkıntısı yoktu.

ve antichrist'te bir porno film yönetmeninin çetin hayatını prova ediyorsun. çıplak sahnelerde willem dafoe'nun yerine geçen dublörün aletini anlatsana.
a evet, horst. çok acayip, sevişme sahnesinde ki gerçek sevişmeydi, hepimiz bu adam 15 dakikadır niye boşalmıyor diye beklerken meğer bizden işaret gelecek diye bekliyormuş. benim hatam tabi..

bir yetişkin olarak nüdizm ile ilgili ne düşünüyorsun? yani özelde?
destekliyorum. mayoyu mümkün mertebe kullanmıyorum. ama bizimkiler amerikalı oyuncuları soyunma odasında çıplak gördüklerinde kafayı yiyorlar. kültür farkı demek ki.

acaba üçlemenin son filmi "washington"u bekletmen daha fazla amerikalıyı üzmek istemediğin için olabilir mi?
yok öyle bir şey ama galiba amerikan film endüstrisi aşırı dominant ve biraz direnç göstermek fena bir şey değil.

birkaç sene evvel bir röportajında "24"te bir zencinin amerikan başkanı olarak canlandırılmasını felaket "politically correct" bulduğunu söylemiştin. yanılmışsın.
evet, bunu öngörememiştim. ama güzel bir gelişme tabi. kalkıp şimdi bir kadını başkan yapmadıkları sürece..

doğru.
dalga geçiyorum tabi.

şaka ama öte yandan kadınlara eziyet etmeyi seviyorsun. björk'ün kalbini kırdın. sana ne oluyor böyle?
kadınlarla ilteşimim hiçbir zaman kuvvetli olmadı. ama benimle çalışıyorlarsa o zaman bir anlaşma oluyor ve beni dinlemek ve dediklerimi yapmak zorundalar.

bir nevi dışlanmış bir adamın rövanşı mı yani?
yok artık ama björk'e eziyet ettim, doğru. belki de çok fazla ama oyunculuğundan çok mutlu oldum. sahip olduğu her şeyi ortaya koydu. bir yönetmen olarak istediğin oyunculuğu çıkartmak zorundasın. bu senin işin. bazen eski hatıralar veya deneyimleri de uygulayabiliyorsun. normalde oyuncularımla iyi anlaşırım ama björk ile anlaşamadık.

o da bu yüzden artık oyunculuk yapmayacak.
evet, üstelik nicole kidman'e "dogville"de oynamaması için mektup yazdı.

geçekten mi? ne yazmış peki?
ruhunu tarumar ettiğimi yazmış.

aman tanrım, biraz fazla soyuta kaçmış.
bu izlandalı bir şey olmalı. yoksa ben insanların ruhlarını zedelem için yola çıkmıyorum.

insanların ruhlarını zedelemediğin zaman peki dinlenmek için ne yaparsın? silah tutkun varmış diye duydum.
ince mekaniğin detaylarına aşırı ilgim var. çocukken bütün james bond kitaplarını okudum. orada mesela beretta'dan walther'e geçtiğini, walther'in hiç tutukluk yapmadığı yazıyordu. bayılırdım böyle şeylere.

yani kontrol ile ilgili değil miydi?
bilmem, belki de öyleydi. çünkü sadece ellerimi kullanarak bir savaşı kazanamayacağımı düşünürdüm. ama bir insan öldürmeyi hiç düşünmedim, belki bir kazı olabilir.

o zaman ava gidiyorsun?
evet ama istediğim sıklıkta gidemiyorum. mükemmel avcı değilim ama silahım var.

nasıl sorabilirim bilmiyorum ama bir karın ve çocukların var. bir gün kafan karıştığında silahını kullanmak zorunda kalabileceğini düşünüyor musun?
ve de ailemi vuracağımı mı?

evet.
sanmıyorum. böyle şeyler yapan insanların artık sübaplarının olmadığını ve bir noktada patladıklarını düşünüyorum. ama birini gerçekten öldürmek istiyorsan, silaha ihtiyacın olmaz. mutfak bıçağı da olur. ama bir dakika, insanlar kalkıp birbirlerini öldürmesinler zaten.. (via vice/röp: henrik saltzstein/foto: christian geisnaes/derleyen: erel eryürek)

15 Haziran 2009 Pazartesi

ÖLÜM VE GENÇ KIZ


"eğer çok daha sonra gelseydi, gençlik güzel bir zaman olurdu" demişti charlie chaplin. julie delpy aksini söylüyor. "gençliğin huzursuzluğu geçtikten sonra her şey daha güzel oluyor". tabi her şey geçtikten sonra, bien sur, duruma eğlenceli bakmayı da bilmek gerek. yaşam ve yaşlanmakla ilgili güzel oyuncunun düşünceleri max fellmann'ın yaptığı röportajın özetinde..

sayın delpy, yaşlanmaktan çok mu korkuyorsunuz?
ben mi? hayır, niye?
hem yönetmen hem de başrol oyuncusu olarak 17 yüzyılda geçen bir film çektiniz. yaşlanmaktan korkan ve bu yüzden bakire kızları öldürten ve gençleşeceğine inandığı için onların kanlarıyla yıkanan filmin ana karakteri kontesi canlandırdınız.
bu gerçek bir hikaye. tüm dracula hikayeleri de oradan çıkmış.
size bu yüzden sıkça soruluyordur işte. yaşlanmayla başedebilmenin yolu olabilir mi bu film?
yaşlanmaktan çok korkmuyorum. ama sadece dış görünüşleriyle ilgilenen insanlar ilgimi çekiyor. bunun çok trajik bir boyutu var. neticede nafile bir çaba. yaşlanmak istememek o kadar büyük bir yanılgı ki. genç görünmek için insanların kendilerine yaptıklarının ürkütücü etkileri var.
bu da toplumsal bir dayatma. insanlar yaşlanıyor ama gençlik mutlaka korunması gereken bir değer olarak karşımıza çıkartılıyor.
ne kadar büyük bir yanlış anlama, değil mi? insanlar önce yaşlanmak için herşeyi yapıyor ama yaşlanmak istemiyor.
peki o zaman birkaç isim sayalım; siz bana onurlu bir şekilde yaşlananları söyleyin ya da tersini.
okay.
catherine deneuve.
iyi yaşlanıyor. tabi ki elinden geleni yapıyor. ama başkalarının yaptığı gibi 65 yaşında olduğunu söylemekte zorlanmıyor. bence onurlu.
karl lagerfeld.
o bir sanat figürü. yaşlanmak senaryonun bir parçası. beyaz saçlar, ezeli dandy halleri.. yaş onda başka insanlarda olduğundan farklı bir anlam taşıyor. yaş şovun bir parçası daha çok.
sizce yaşlı bir erkek olarak sırf hedi slimane'nin kıyafetlerine girebilmek için deli bir rejim yapmak ne kadar onurlu?
biraz garip tabi ama eğer yapabiliyorsa neden olmasın. hepimiz zayıf olmak istemiyor muyuz?
mick jagger.
hmm. çok eğlenceli. bir teenager sanki. ama bence sorun yok. onur uygun bir kategori değil onun gibi bir adam için.
carla bruni.
çok zor. yüzüne yaptıklarını görüyorum. zaten çok çok önceleri yaptırdı. burnu mesela. onun güce tapınma yönü daha ön planda sanki.
hiç karşılaştınız mı?
evet,evet, tanışıyoruz. gayet hoş birisi. tek kusuru sarkozy ile evlenmiş olması. bu çok komik. obama başkan olunca da fransa da herkes onun üstüne atlayacağına dair iddialara girdi.. hihih
e belki de kocasını gerçekten seviyordur.
tabi tabi. gücün de bununla hiç ilgisi yoktur. bence ileride yaşlanma konusunda ciddi sorun yaşayacak.
julie delpy.
bence gayet yolunda yaşlanıyor. eskiye göre biraz daha yuvarlak hatlı. ama ben de yeni anne oldum. o zaman insan biraz kilo alıyorzaten.
biraz geç anne oldunuz. 39 yaşında. yazık mı? avantaj mı?
yoo, hiç pişman değilim. bence olması gerektiği gibi oldu. eskiden hazır değildim. ama son yıllarda sanki çocuğum varmış gibi yaşıyordum. akşam 10da yatıyordum, sabah 7de kalkıyordum. dışarıya pek çıkmıyordum. öteki adıma geçmem çok doğal gelişti...
thomas bernhard'ı tanıyor musunuz?
tabii ki. fransa'da da bilinen biri.
onun şöyle bir cümlesi var, ölümü düşününce, gerisi çok komik, diye..
çok doğru. konumuzun ironisi de bu zaten. komik şu demek: küçük, kıyaslandığında küçücük. ve de şu demek: gülünesi..

15 Mayıs 2009 Cuma

PEACHES EN POP ALBÜMÜYLE KARŞINIZDA!


berlin'de yaşayan kanadalı peaches uluslararası müzik piyasasında kocaman bir isım artık. ilk albümü "teaches of peaches", peşinden gelen "fatherfucker" ve "impeach my bush" elektro punk ülkesinin ikonları. peches'in trendsetter olduğundan söz etmeye gerek var mı bilmiyorum. madonna da ondan faydalanıyor, iggy pop da. şimdi 4. albümü çıktı. "i feel cream" en pop sayılabilecek albümü. ve SÜPER!! spex'in asıl adı merril nisker olan peaches ile yaptığı röportajı sizin için derledim:

sayın nisker, pop gazetecisi tobias rapp'i tanıyor musunuz?

tabii ki tanıyorum.
yeni bir kitabı çıktı. ismi "lost and soul". kitap tekno metropolü olarak berlin üzerine. rapp kitabında "berlin için görünürde yeni bir madonna yok. berlin'den çıkan tek star peaches" diyor.
vayyy! richie hawtin ne diyecek buna acaba? "lost and sound" kitabını biliyorum. ayrıca tobias'ın kardeşi cornelius benim grubumda çalıyor. aynı zamanda yapımcı ve bin yıl önce bana pro tool'larını ve muzik software'ini öğreten adam. cornelius'un bir de kendi grubu var, sweet mashine diye. yeni albümün turnesinde benimle birlikte olacaklar.
dansçılar da olacak mı turnede?
hayır. ama gene de dansçılar olacak sahnede. nereye gitsem peşimden gelen deliler var. onları sahneye çağırıyorum, çıldırıyorlar.
"fuck the pain" ya da "lovertits" gibi hit parçalar yazdınız. başarınız bunların yanına yenilerini koyabileceğiniz ihtimaliyle ölçülüyor. peaches olarak geçen 10 yılda üzerinizdeki baskı arttı mı?
bence tuhaf olan, sonradan hit olan bu parçaların başlangıçta plak firmalarının ilgisini çekmemiş olmaları. bundan tek sonuç çıkartabilirim: hiç baskı altında değilim. hala bir plak firmasına albüm yapmak daha garip geliyor bana. insanlar hala albüm satın alıyorlar mı diye soruyorum kendime. hala bu katgoride düşünüyorlar mı? piyasaya albüm çıkartmanın tuhaf kaçtığı bir zamanda yaşıyoruz.
star sistemine inanıyor musunuz?
hiçbir zaman inanmadım. "fuck the pain"i hit olarak görüyorsanız, o zamanlar ne bir klip vardı bununla ilgili, ne bir radyo çaldı parçayı, klasik anlamda promosyon da yapılmadı. yani bu parçayı hit yapacak bir girişimde bulunulmadı.
yine de hit oldu. bütün o elektro-myspace-müzisyen kuşağına öncülük ettiniz ve de hepsi bir gün sizin gibi çıkış yapmanın peşinde.
o zamanlar yapmam gerekeni yaptığımda myspace falan yoktu. web 2.0 da yoktu. daha start bile almamışlardı. bugünlerde birileri gerçekten iyi olsa bile, ilk albümü çıkmadan miyadını doldurabiliyor. biraz abartmış olabilirim ama bir müzisyenden artık büyük şeyler bekleniyor. bu yüzden fazlasıyla baskı altındalar. hemen ünlü olmak istiyorlar ve de ünlü olmak aynı zamanda hızlı olmak anlamına geliyor.
bugünün starlarına kalan warhol'un 15 dakikalık şöhret meselesi gibi bir şey mi?
geçenlerde pencereden dışarı baktım ve kendi kendime şöyle dedim. şu insanlara bak. herkes pop veya rock yıldızı gibi dolaşıyor. her yerde graffitiler var. her yerde reklam var. artık neyin şaka, neyin ciddi olduğunu bile algılayamaz olduk. pop kültürü hangisi? reklam hangisi? popun enstrümanlarıyla reklam yapılıyor. warhol bunu görseydi, gülmekten yarılırdı. toplum tepeden tırnağa ironi halinde...

24 Nisan 2009 Cuma

"HAYATINIZDA DİNİ DEĞER TAŞIYAN ŞEY NEDİR?" - "MOTOSİKLETE BİNMEK"


en bayıldığım oyunculardan ewan mcgregor ile inanç, özgürlük ve sinizm hakkında alman süddeutsche zeitung gazetesinin ekindeki röportajı çevirdim. ben okurken keyif aldım, sizin de beğeneceğinizi biliyorum.. (röp: max fellmann)

sayın mcgregor yakında sizi yeni filminizde rahip olarak izleyeceğiz. dan brown'un romanı "illuminati"den uyarlanan film, kilisenin şiddet dolu iktidarını büyük bir vatikan eleştirisi olarak karşımıza çıkıyor.

film sadece katolik kilisenin yapısını eleştirmiyor; aynı zamanda iktidarı ele geçiren insanların bu iktidarı nasıl suistimal ettiklerini de konu alıyor.

vatikan roma'da peter meydanında çekim yapilmasına izin vermedi diye biliyorum. hatta dan brown'un ilk uyarlaması "sakrileg" vizyona girdiğinde, filmi boykot etmenin yapılacak asgari şey olduğu söylenmişti.
vatikan'da gerçek problemlerle ilgilenseler daha iyi olacak. papa'nın günümüzde yaptıklarıyla kıyaslanınca bir film nedir ki? adam katalolik kiliseye kendisi zarar veriyor zaten.
birçok katolik ise sizin gibi düşünmüyor.
rica ederim, doğum kontrolü ile ilgili yorumları, prezervatifin afrika'daki AIDS meselesini güçlendirdiği yolundaki abzürd iddialarına ne demeli. üstelik binlerce çocuk afrika'da HIV yüzünden ailelerini kaybederken, o gözünü kırpmadan böyle açıklamalar yapıyor. insan böyle şeyleri uluorta konuşarak kileseye daha çok zarar vermez de ne yapar sorarım size?

dindar mısınız?

insanların dine olan düşkünlüklerini anlayabiliyorum. dinden güç almalarını da. sanırım ben dine teorik olarak yakın olup,herhangi bir dini kendi inancım yapmayı beceremem.

hayatınızda dini değer taşayan nedir peki?

motosiklet kullanmak.

hatta bunun üzerine kitaplar yazdınız. birkaç kelimeyle bu tutkunuzu anlatabilir misiniz? yani dininizi biraz açar mısınız?

sadece şu kadarını söyleyebilirim. gerçekten motosikletle uzun bir yolculuğa çıktıysanız ki benim en uzun yolculuğum üç ay sürdü. bir arkadaşımla londra'dan new york'a kadar gittik. sonra rusya'dan, kanada'ya, oradan ABD'ye geçtik, o zaman şöyle bir noktaya geliyorsunuz, sabahın köründe dünyanın bir ucunda bir çadırda uyanıyor, çizmelerinizi giyip tekrar yola koyuluyorsunuz. günbegün bu ritme alışıyorsunuz. her şey netleşiyor hayatınızda. sadece temel meselelerle ilgileniyorsunuz. benzine, suya, biraz yemeğe ihtiyacınız oluyor, o kadar.
gayet eski kafa bir romantizmden bahsediyorsunuz.
zamansız romantizm. böyle bir seyahatte ne başka bir işiniz ne de sorumluluğunuz oluyor. günlük hayatta asla içinde olmayacağınız bir durum. bir an için tekrar oğlan çocuğu olma durumu.
iş yok, sorumluluk yok; sanki kaçıyormuşsunuz gibi geliyor kulağa.
olabilir ama öyle değil. iki çocukluk hayallerimden birisi oyuncu olmak, diğeri ise motosiktel sahibi olmaktı, ne yapayım.
motosiklete binerek oğlan çocuğu oluyorsunuz, oyuncu olarak her filmde başka birine dönüşüyorsunuz. iki büyük tutkunuzun farklı kimliklere bürünmekle ilgili olduğunun farkında mısınız?
bir tek fark var: filmde her şey parça parça - önce saatlerce ışık üzerinde çalışılıyor. sonra iki cümle sarfediyorsunuz. sonra kamera devreye giriyor, sonra bir cümle daha geliyor, sürekli rolünüzün dışına çıkartılıyorsunuz. oysa motosiklete bindiğiniz zaman günlerce, haftalarca aynı durum içinde oluyorsunuz. bir fark daha var: filmde suni bir gerçek yaratıyorsunuz. motosiklet kullanırken, berrak ve minimize edilmiş bir gerçeği yaşıyorsunuz.
eğer oyunculuk çocukluk hayaliniz idiyse o zaman "star wars"daki obi-wan kenobi rolüyle aslında her şeyi elde etmiş sayılırsınız.
hem de nasıl, deli bir şeydi. bu insanın başına hayatında bir kere gelebilir...

22 Nisan 2009 Çarşamba

THE GOSSIP'İN YENİ ALBÜMÜ "MUSIC FOR MEN" HAZİRAN'DA GELİYOR..


gossip'in yeni albümü "music for men" 22 haziran'da piyasaya çıkıyor. bol grammy ödüllü rick rubin'in yapımcılığında hazırlanan albümün kayıtları, malibu'daki tarihi shangri la studios'da yapılmış. albüm'ün ilk single'ı "heavy cross" 15 haziran'da piyasada.dazed'in mayıs sayısında, the gossip'in moda ikonu haline gelen solisti beth ditto ile yapılan bir röportaj yer alıyor. işte o röportajdan fragmanlar, buyurunuz:

yaptığınız en iyi albüm bu mu?

bilmem, bir şey diyemem. bazen hala en iyisini yapmadığımızı düşünüyorum. bu albümün hazırlığı bittikten sonra depresyona girdim. o kadar delirmiştim ki eve kapandım. galiba kayıtlardan sonra ne işe yaradığını görmek için biraz zamana ihtiyacım oluyor.. ama şunu söyleyebilirim, "standing in the way of control"den ve bugüne kadar yaptıklarımızdan çok farklı oldu. ama daha fazla konuşursam, berbat edebilirim.
en sevdiğiniz parça var mı albümde?
bilmem ama sanırım bir parça var ve o parçayı insanlar dinleyince ne tepki vereceklerini merak ediyorum. parçanın adı "men in love". birbirlerine aşık iki gay adamın aşkıyla ilgili. aşk konusu tüm albüme hakim dev bir konu zaten.
beth, sen bir çeşit moda ikonu oldun. modayı umursuyor musun peki?
bayılıyorum. giyinmek günün en sevdiğim kısımlarından biri. yaratıcı bir eylem. makyaj yapmak resim yapmak gibi. böyle hissediyorum. çocukken de kıyafetlere bayılırdım. saatlerce banyodan çıkamaz, saçlarımla uğraşırdım. biraz madonna halleri vardı. büyüdükten sonra ve de fakir olduğumuz için moda ulaşılmaz bir şeydi ve hayallerimi süslerdi..

3 Mart 2009 Salı

APICHATPONG WEERASETHAKUL - POP EĞER ŞİMDİ DEMEKSE BEN TAYLAND USULÜ POP YAPIYORUM"






uzakdoğu'da taylandlı yönetmen apichatpong'u tanımayan yok. avrupa ve bizim burada sinemaseverler hafızalarını zorladıklarında, "tropical malady" filminin onun imzasını taşıdığını hatırlayacaklardır. 38 yaşındaki yönetmen video enstelasyonuyla ("primitive") sanatın başka sınırlarına geçiyor. ismi bu kadar zor telaffuz edilen sanatçı alman u-magazine'de dikkatimi çekti. işte falk schreiber'in yaptığı röportaj..

filmin güzel sanatlarla işi ne sayın weerasethakul?
güzel sanatlar bana kalırsa yaşamın her alanında olabilir. güzel sanatlar insanın kendini anlama ve farkındalık yolunda bir araç. bir filmi seyrederken bu farkndalık çok daha fazla tabi. çünkü bu mecrada çalışıyorum. gerçi bazı çalışmalarımın güzel sanatlar konteksti içinde daha iyi işleyeceğini de düşünmüyor değilim.

bir filmi bir müzede bir video enstelasyonunun bir parçası olarak seyretmekle, sinemada veya evde dvd'de seyretmek arasında bir fark yok bana göre. film gene aynı film kalmıyor mu?
sosyal açıdan bakıldığında ortamın filmin içeriğini de etkilediğini görürüz. geleceğin neler getireceğini bilemeyiz tabi.

popüler kültürle iştigal etmenin en iyi yolu film mi dersiniz?
film birçok yoldan biri. harekatli görüntünün mucizevi yönleri var. ama ışık ve gölgenin yardımı olmadan sanat biraz sıkıcı olurdu.

sizce geleneksel mitolojiler bugünlerde özellikle de popüler kültürde belgirginlik kazanmıyor mu?
mitoloji sözcüğünü "primitive" için kullanabilir miyim bilmiyorum. ama pop eğer "şimdi"yi kastediyorsa, o zaman "primitive" tayland usulü pop.

işlerinizde asıl mesele anlatıyı belli formlar üzerinden tematize etmek/düşünmeye sevketmek olabilir mi?

evet. anlatmanın farklı yolunu sağlamaya çalışıyorum. bir seyahate çıkmak gibi.

o halde size postmodern sinemacı diyebilir miyim? söylediğiniz şey postmodernizmin en temel prensibi zira.

galiba ben postmodern kavramını çıkarttım hayatımdan. ve de dürüst olmam gerekirse artık anladığımı da söyleyeyem.

siz daha ziyade avrupa-amerikan mı yoksa tayland pazarı için mi çalışıyorsunuz?
japon pazarı için çalışıyorum... hayır, hayır, şaka tabii. ben kendi pazarım için çalışıyorum. en başta da bireyselliğe saygısı olan herkes için çalışıyorum.

batılı "background"umla "perspective"i acaba doğru mu anlıyorum? yoksa meselenin özünü kaçırıyor muyum sizce?
uzakdoğu'da herkes bir sanat eseri karşısında kendi tarifini yapar. elbette tayland'ın siyasetini ve kültürünü bilmek işi kolaylaştırır ama herkes filmi dilediği gibi izler. bu bir tarih dersi filmi değil ve de sonunda bazı şeylerin akılda kalması ve beğenilmesi beni mutlu eder.

eşcinsel sanatı bilmek ya da yakın durmak sizin işlerinizi anlamak konusunda önemli mi dersiniz?

hem de hiç değil. ben de eşcinsel sanatı bilmem ki; yalnızca neyi sevdiğimi bilirim.

3 Şubat 2009 Salı

Who The FUCK Do You Think You ARE?






bunu ben söylemiyorum, hal sear söylüyor. 24 yaşındaki royal college of art mezunu fotoğrafçının dazed gallery'de şubat boyunca devam edecek sergisinin ismi bu. öteki temasıyla meşgul olan sanatçının fotoğraflarında obje, ilüsif, güzel ve kurgusal bir film karesinde gibi. dazed için yaptığı röportajı sizin için çevirdim:

işlerin neyle ilgili?

istediğim ama sahip olmadığım bir şeyi tasarlamakla ilgili.
tasarlamak isterdim dediğin bir iş var mı?
mutlaka bir film olurdu ama hangisi olurdu şu an bilmiyorum
sana verilen en iyi tavsiye neydi?
yumuşakça yürü çünkü şu an hayallerime basıyorsun.
en boktanlar listenin en başında ne var?
suni güzellik inanılmaz yıkıcı bir şey.
bir sanatçının hatırlaması gereken en önemli şey nedir?
bir sorunun varsa, hıncını başkalarından çıkar!
sana en çok ilham veren şey ne oldu?
bana boş bir bardağın dibi her zaman ilham vermiştir.
kahramanın kim?
çok fazla var. bu iyi bir şey.
yaptığın en aptalca şey nedir?
istediğimi aldım.
yaptığın en akıllıca şey nedir?
şu ana kadar ihtiyacım olmadı.
nasıl?
bilmiyorum. ama 23 yaşında olan biri var ama bildiğim.

25 Aralık 2008 Perşembe

keith jones köpek olmak istiyor ama o aslında bir kuş

kanadalı karikatürcü/çizer ketih jones vice dergisindeki röportajını okuduktan sonra ilgimi çekti. röportajı çevirip sizlerle paylaşmak istedim...

kafanın içi çizimlerindeki gibi ama biraz daha kanadalı olabilir mi dersin?
evet, bazen gerçekten ürkütücü olabiliyor. o zaman da "eyvah bu sefer geçen seferden daha karanlık olacak" diyorum kendi kendime. tuhaf ve takıntılı konular geliyor hep aklıma.
peki şu aralar ne gibi takıntın var?
geçen ay dünyanın sonuyla ilgili şeyler düşündüm sürekli, bir de karikatürler..
ne gibi karikatürlere baktın?
fletcher hanks diye bir adam var, onun işlerine baktım. 30'lardan kalma bir adam. kimse ne yaptığını bilmiyor ve hikayeleri acayip tuhaf.
evet, adamın donmuş bedenini 1976'da new york'ta bir bankta bulmuşlardı. sen epeyce dolaşıyorsun değil mi?
evet, motorumla bütün amerika'yı doolaştım ayrıca yük vagonlarıyla dünyayı gezdim. hatta bir seferinde yüzünün her yerine dövme yapan şu adamla karşılaştık. kız arkadaşı köpeğini kurtarmak isterken bir tren altında paramparça olmuş adamın.
aman allahım!
galiba alaska'ya gitmek istiyordu ve orada kendini bir trenin önüne atmaktan bahsediyordu. yük vagonları fikri ordan çıktı ve önce washington state'e gittik. oradan bir kamyon şöförü bizi aldı ve 15 saat karanlık bir kasanın içinde oturmak zorunda kaldık.
Ne?
çok acayipti. bir seferinde de elinin yerinde kancası olan bir adam aldı bizi. adam 20 yıl sonra evine dönüyordu. çocukken bıçak atma şampiyonuymuş ve herkes severmiş onu. bir gün elini kaybedince nasıl söyleyeceğini bilememiş ve korkup kaçmış.
çok depresif bu hikayeler ya, bence biraz şu hayvan oyununu oynayalım.
o ne?
öldüğünü farzet ve cennete gidiyorsun ve tanrı sana diyor ki? : " hey keith, biz seni tekrar dünyaya geri yollayacağız ama insan olarak değil, hayvan olarak. hangi hayvan olmak istersin?"
galiba kedi olmak isterdim.
peki, o zaman 3 kedi özelliği söyle bana.
hmmm, ne bileyim, hep yan gelip yatıyorlar ve de yedikleri hep önlerinde oluyor herhalde.
bunlar özellik değil.
karakter özelliği mi diyorsun? o zaman galiba köpek olmak isterdim. onlar mutlu ve kaygısız ve de daha aktifler sanırım.
peki. tanrı bir de diyor ki: " tamam seni köpek listesine alıyorum ama orada yer kalmazsa diye bir opsiyon daha söyler misin?"
maymun olabilir. sosyaller, elleri var. her şeyi oraya buraya atabiliyorlar, becerikliler..
peki maymun listesine giremediğini düşün, bana bir hayvan daha söyle.
kuş. evet, kuşlar süper. özgürler, ne bulurlarsa onu yiyorlar, biraz da kediyi hatırlatıyorlar.
tamam. sonuçları analiz ettim. birincisi olmak istediğin, ikincisi dünyaya nasıl göründüğün, üçüncüsü ise gerçekten nasıl olduğunu gösteriyor. doğru mu sence?
evet ya, tamamen.. pek bir şey yapmadıkları için önce kedi olmak istemem çok komik ya..

(keith'in ikinci kitabı catland empire adını taşıyor ve bilim kurgu cartoon kitabı ve kediler üzerine..)

29 Ekim 2008 Çarşamba

grandmaster flash 8 kasım'da babylon'da



ilk zamanlar hangi kapıyı çalsa karşısında bir buruk acı olan bu adam dünyayaturntabalizm'i öğreten adam aynı zamanda. grandmaster flash'in konserini kaçırmamak için şimdiden biletlerinizi alın derim. geçtiğimiz sayıda yer verdiğimiz röportajı aşağıda okuyabilirsiniz:

Hip-Hop tarihçisi Jeff Chang Grandmaster Flash’in otobiyografisinin arka kapa€›na flöyle yazm›fl: “Her gece bir DJ hayat›n›z› kurtar›r, Flash teflekkürünüzden biraz daha fazlas›n› hakediyor.” Kitapta bu hip-hop efsanesinin plaklara olan düflkünlü€ünden dünyan›n önde gelen turntable ustal›€›na giden overdose s›n›rlar›ndaki yolculu€u anlat›l›yor. New York Magazine’in yapt›€› röportajdan bir kesit sunuyoruz:

Babas›n›n plak koleksiyonuna eriflemeyen çaresiz bir erkek çocu€u var kitapta. O zamanlardan bahsedebilir misin?

Offff. Nas›l aç›klayay›m ki? Kitapta da okunaca€› gibi babam bu konuda çok titizdi. 1957’nin tüysiklet flampiyonu Sandy Saddler’in erkek kardefli olmak gibi bir fley bafl›na gelmiflti. Elleri çok iyiydi. Baz› kardinal kurallar› vard›: Oturma odas›ndaki stereoya asla gitme. Steroaya asla dokunma. Ödüllerin ve plaklar›n oldu€u tuvalete asla gitme... Kurallar› biliyordum ama kendimi tutam›yordum. Çok küçüktüm tuvaletin kap›s›na da klozete de yetiflemiyordum. Sandalyeyle ç›k›yordum. Klozet alt›ndan filand›. Tuvalleten hofluma giden bir pla€› al›p oturma odas›nda dans ederek dinliyordum ve sonra ald›€›m yere geri götürüyordum. Ama babam öyle uyankt› ki her zaman benim elledi€imi anl›yordu. Anlad›€›nda da beni ›s›r›yordu, ›s›r›yordu, ›s›r›yordu. Ertesi gün gene ayn› fleyi yap›yordum. Öyle bir noktaya geldi ki bir gün ellerimi k›zg›n radyötörün üzerine koydu ve ellerim yand›. Ellerim iyilefltikten sonra ben b›kmadan usanmadan ayn› fleyi yapt›m. Kendimi kontrol edemiyordum.

Ki büyük ihtimalle bu hareket ve teknik bilgisi seni turtable’i en iyi kullanan D.J.’lerin bafl›na yerlefltirdi. Bu ifli “ifl” olarak ilk yapt›€›nda nas›l hissettin?

‹lk seferinde Disco B ve EZ Mike’› arad›m ve onlara “dinleyin harika bir fleyim var” dedim. Onlar gelip dinlediler ve “What the fuck is this” dediler. Bense bak›n ne yap›yorum, bak›n ne yap›yorum diye ba€›r›p duruyordum. Farkl› genre’lardan müziklerin en iyi parçalar›n›n en iyi bölümlerini öyle çal›yordum ki, gene kimse bir fley anlam›yordu. Eve gidip a€lad›m, a€lad›m, a€lad›m. Kimse anlam›yordu. Hangi klübe gitsem, kimse çalmam› istemiyordu. “Sana buradaki plaklar› çalmana izin verirsem, hepsini mahvedersin, iflimden olurum” gibi özürlerle geliyorlard›. Uzun süre alay konusu oldum.

Peki flu an senin yaratt›€›n teknikle insanlar›n müzik yapmas›na ne diyorsun? Sen sanki büyük bir fley de€ilmifl gibi ç›karm›flt›n o tekni€i.

O kadar uzun süre dalga geçtiler ki ve bugün bu gezegendeki herhangi bir hip-hop DJ’yi gibi sen de çal›yorsun. Benim buldu€um bir fleyi bambaflka bir düzeye tafl›d›lar ve bunu gördü€ümde kalp at›fllar›m h›zlan›yor. D.J’ler art›k artist muamelesi görüyor. ‹çim biraz buruluyor do€rusu..