İNSAN HALİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İNSAN HALİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Şubat 2011 Pazar

PAZAR GÜNÜNE ARTİSTİK YARALAR..


bazen aklınızda yokken yazı size gelir.. annemler bende kaldıkları için, eve bir haftadır gazete giriyor. bense internetten okuyorum uzun süredir haberleri.. dün günün ortasında öğrendim murat çetintürk'ün brezilya'da trafik kazasında öldüğünü. neredeyse bütün gazeteler "görmüşler" haberi. hemen hepsi aynı yerden alıntı yapıp yazmış hakkında. ölümün arkasından yazı yazmak, konu bu kadar sıcakken laf yetiştirmek, kendi tanıklıklarından, ölüyü tanıdığından bahsetmek bana iyi gelmiyor; sadece çok üzüldüm diyebiliyorum.. gazetelerin içinden bir kart/karvizit çıktı bugün. bir dövmecinin kartviziti. ön yüzünde iskambil kağıdına benzeyen dövme motifi, arka yüzünde dövmeden, piercing'e, kalıcı makyajdan kesiklere kadar verdiği hizmet, web adresleri, cep telefonu yazıyor. büyük harflerle de "ulu önder k. atatürk'ün imzası ücretsizdir" yazıyor.. çoğu utanç verici insan hikayeleri, derinleşen yaraların haberleriyle dolu sayfaların arasından düşen, artistik yaralar açmayı vaadeden kartvizit kadar bu ülkeyi özetleyen daha ironik bir şeye rastlamadım bugünlerde..

29 Aralık 2010 Çarşamba

NİŞANTAŞI'NDAN BAKARAK YILIN EN'LERİ ENSİZLERİ..


fotoğraf ölmedi ama tuhaf kokuyor demişti nazif topçuoğlu bir kitabının başlığında. ne tuhaf kokmuyor ki şimdilerde..

* "şey"leri trend bulutuyla geldiği gibi tüketmek istanbul'un "psödo a la mode" insanlarının en büyük uğraşı oldu. düşünmeden, sorgulamadan..

* başkasının kültürünü kopyalamak, çoğaltmak şehrin en'lerinin başındaydı. yaşamadan, hissetmeden..

* aidiyet, çokça sponsor temelli yükselen bir spor, spora katılmak ise cool'luk ölçütü oldu..

* türk televizyonunun en rüküş hareketlerinden biri sigara içilen, tutulan görüntüleri flulamak oldu..

* kapalı yerde sigara içmemek iyi oldu, o ayrı..

* beşiktaş'tan hüsrev gerede cadde'sine doğru çıkan deve üstündeki gelin ve damat yılın en harikulade çifti, buna tanık olmak yılın olayıydı..

* kopya ruhlar, kopya hayatlar, içtensiz duruşlar en'lerin eniydi..

* iyi bir şeyi alkışlamak mogadişu'nun bir ilçesi oldu..

* yılın olayı, spektaküler çekimin kahramanı tarkan'ın yine konuşup, bir şey söylememesiydi..

* kendini büyütüp, esnetebilen, kulaklara ve ruhlara tek doğruyu söyleyen, dinlemesini, duymasını bilene çok şey anlatan ve konuşan sadece müzik ve sanat oldu..

herkese iyi yıllar..
trentemoller'in nefis mix'iyle neşeniz yerine gelsin :P

Trentemøller - Exclusive Mix (2010)

18 Kasım 2010 Perşembe

İDEAL BİR BAYRAM GÜNÜ NEDİR?

şunu dilemiştim bayram için; -evet, çalışacaktım, bayram sonrasına iş yetiştirecektim, çalıştım da- bir gün, sadece bir gün bana ait olsun. sabah saati kurmadığım, uyanmak istediğimde uyanacağım, uyandıktan sonra salınacağım, sevdiğim radyo istasyonlarını dinleyeceğim -lounge fm, radio nova, pigradio, dinamo- radyoda çalan parçaların bana esin vereceği, kitapları karıştıracağım, bir kitabı elime alıp, okuduğum bir cümleye takılıp, bir dünya kuracağım, telaş etmeyeceğim, oturup bir şeyler yazacağım, sokağa asla adım atmayacağım -ki evde olmak gibisi yok-, ne delirten bir gürültü, ne sokağın uğultusu, ne bir iş telefonunun talepkar sesi, mümkünse biraz güneş ve serinliğin evin salonunu ferahlattığı, çamaşır makinesinin bazen huzur veren tıkırtısı dışında tek bir sesin çıkmadığı, çalınmış bir gün.. ne var bunda, ben bunu istediğim zaman yapıyorum zaten diyenler de olabilir, evet, benim için de ideal gün budur diyenler de; mümkün. yaşadığınız hayata ve sorumluluklarınıza göre değişir. benim özlemim buydu ve bugün o gün, bütün üzüntülere, sıkıntılara, baskılara rağmen.. bayramlarla, takvimle işim yok ama istanbul'u boşalttığı için, böyle bir gün yaşattığı için pek bir müteşekkirim.. :) (foto: osma harvilahti)

16 Kasım 2010 Salı

BAYRAM TEMENNİSİ..

"we all know fear. but passion makes us fearless". yani hepimiz korkuyu tanıyoruz ama tutku bizi korkusuz kılıyor demiş twitter'dan paulo coelho.. ne güzel demiş. tutkusu olan insan korkuyu yeniyor şu hayatta; başta ölüm korkusunu.. yoksa insanın işi zor. insanın insanla mücadelesi, insanı tanıması en zoru.. parecelsus'un dediği gibi, hiçbir şey bilmeyen, hiçbirşeyi sevemez. hiçbir şey yapamayan, hiçbirşey anlamaz.. hiçbir şey anlamayan, değersizdir.. oysa anlayan kişi aynı zamanda sever, farkına varır ve görür.. ne kadar bilgi varsa o kadar sevgi vardır.. tüm meyvelerin böğürtlenlerle aynı zamanda olgunlaştığını düşünen kişi, üzümlere ilşkin hiçbir şey bilmiyordur.. (imaj:sena)

29 Eylül 2010 Çarşamba

GAZETECİLİK, ŞÖHRET VE HAYAT


televizyon seyretmediğimi bilenler bilir. benim gündüz gündüz televizyonu açtığım hele hiç vaki değildir. ama açar açmaz, kanal d'de ertuğrul özkök ve inci, neydi, (hatırlıyamadım şimdi soyismini, şu edebiyatçı oğlanla evlenen eski tiyatrocu işte) inci hanımı sohbet ederken görünce ister istemez takılıp kaldım en gribal halimle..

aralarında geçen sohbet, ertuğrul özkök'ün ne kadar gençleştiğinden tutun da, basında kayırdıklarına (ki kayırmadığını söyledi, sadece iki yetenekliden her zaman için güzel ve yetenekli olanı işe aldığını itiraf etti) kadar sürüp gitti. müthiş bir cilalama parodisiydi anlayacağınız. inci hanım en bir süper gülücüklü tavrıyla sürdürdü sohbeti. seyircisi de öyle, araya giren yıkama yağlama departmanından telefonlar da..

bu sohbet bana şunları düşündürdü:

şöhretli insanlar, başka şöhretli insanlarla yüzeysellikte nefis geçiniyor.

ertuğrul özkök gibi bir zamanlar ve de yıllar yılı bir ülkenin en büyük gazetesini idare etmiş adamlar veya aynı vasıfta başka adamlar, 50 yaşı devirdikten sonra dünyayı başka türlü algıladıklarını anlatıyorlar ya, illet oluyorum.

insanların da bu tip insanların hayatlarının bu evrede başladıklarını zannedip, onlara hayranlık duymalarına daha da illet oluyorum bu hafızasız topraklarda.

geçmişte attıkları manşetler, taraf oldukları durumlarla ülkenin kaderinde bizzat rol almış adamların tıpkı uyuşturucudan yırtmış bir adam gibi davranmaları, çiçeğe böceğe merak sarmalarına, gezi yazısı yazıp, damakçı veya hedonist olmalarına büyük kılım.

yaşarken yani hırs, para ve iktidar başroldeyken yapamadıklarını, sırf kendi hayatlarında değil, yazdıkları, ettikleri, özellikle de mesleki sorumluluklarından nasıl saptıklarını neden anlatmaz bu insanlar?

konu ertuğrul özkök de değil; paranın bencilleştirmediği ama iktidarlı insan hiç mi yok bu memlekette? 50'sinden 60'ından sonra anılarını yazıp, günah çıkartan adam değil, büyürken, yükselirken ve de yaşarken aynı olan ya da?

bu adamlar 30'larındayken 'benden sonrası tufancı' olup, 60'larında yeniden kazandıkları duyarlılıklarını yine kendilerine yontuyorlar ya, bu daha da büyük bir rezalet...

22 Temmuz 2010 Perşembe

GÜMÜŞLÜK BANA RESİMALTI III


hayattayken değerlendirilmesi gereken ne çok şey var diye düşündü. görülmesi gereken milyonlarca şehir, kasaba; okunması gereken binlerce eser, tadılması gereken sayısız lezzet; yaşanması gereken duygular.. çok özel bir insanı tanımak, onunla dost olmak, bu dostuluğun bir ömür süreceğini bilebilmenin yeri ise apayrıydı.. insanın insandan yana duyduğu ümitsizliği bir nebze olsun unutturabilen bir dostla, bir yaz gününün güzelliğini aynı hafiflikte veya derinlikte hissedebilmenin zevki ise tarifsizdi.. (fotoların devamı için tıklayın!)

21 Temmuz 2010 Çarşamba

GÜMÜŞLÜK BANA RESİMALTI II


saatlerce lavantaları seyretti. rüzgar uzun dallarını bir oraya bir buraya savuruyordu.. yan bahçenin diğer çiçekleri vakur ve asil halini kıskanmış olacaktı ki kırmızı çiçek açan çığırtkan bitkisini aralarına salmıştı.. oysa lavantaların uzaktan gelen müziğin ritmine uyarcasına, her eğilip bükülmesiyle az ötedeki sarı açan çiçeğe yaklaşmak istediklerine yemin edebilirdi.. müzik isveçli komşusundan geliyordu; sezen aksu'nun "sarı odaları"nı bir isveçli neden dinlerdi ki; "ben senin hayatından gittim oğlum/hadi yerime koy birini koyabilirsen/ben senin hayatından gittim oğlum/ hadi dur o sarı odalarda durabilirsen/ ben sen sen diye bittim oğlum/ hadi bakalım unut unutabilirsen/ ben seni yudum yudum içtim oğlum / hadi ol eskisi gibi olabilirsen diye süren sözlerden bir şey anlıyor muydu thomas, lars veya anna?. günün ortasında uzaktan gelen ezan sesi gibiydi. rahatsız olmamıştı, üstelik beğenmişti de.. yine de bütün gün dinlediği 'beirut'un sesini sonuna kadar açmaya karar verdi..

Beirut - Postcards from İtaly

GÜMÜŞLÜK BANA RESİMALTI I


tamamen sahip olunduğunda yitip gidenleri düşününce, zaman zaman bahçeden gördüğü manzarayı evin içinden seyretmeyi yeğliyordu.. sanki böylece gördüklerini daha uzun süre koruyabilecek, güne başlamanın neşesi hiç bitmeyecekti.. yanılgılar ve yanılsamalar evreninin tuzaklarına en azından bir süreliğine karşı koyabilecekti..

GÜMÜŞLÜK, BİR DELİ RÜZGAR..


şehirden kaçışın telaşı yerini yeni burçlara, yeni coğrafyalara alışmaya ve bir tür dinginliğe bıraktı.. huzurun ayı tutan tepelerin yamacında, gümüşi parlayan denizin kıyısında olduğunu biliyordum.. 23 yıl önce ilk adımımı attığım gümüşlük, benim baktığım yerden aynı kalarak, her zaman kucak açmış, zıvanadan çıkmış duygu ve düşüncelerimin yatıştığı yegane yer olmuştur.. burayı seçip, burada yaşayan eski bir dostumla yaptığım uzun gece sohbeti boyunca hakikatin nasıl da kendi yarattığımızdan öte bir şey olmadığını bir kez daha farketmek, hafızamdan silinen onca eski hatıranın, onun içtiği kahverengi içkiden yudumlarken teker teker canlanması, dostumun benim varoluş sebebimi o ince çocuksu gülüşüyle, naif bir bilgelikle bir çırpıda yorumlaması, içkiden mi, sohbetten mi pek anlaşılmayan, giderek büyüyen ayın şahitliğinde geçirdiğimiz saatlerin doyumsuzluğu, şehri büsbütün uzaklaştırdı..

24 Aralık 2009 Perşembe

YAŞARKEN FARKLI, ÖLÜMDE AYNI


korku film yönetmeni john carpenter'a sormuşlar, mezartaşında ne yazsın diye; 'hemen döneceğim' demiş. bazılarının ölümden sonra yaşaması için yeniden doğması gerekmiyor..

dansçı ve koreograf pina bausch "wuppertaler ensemble"ını yapraklar, dallar, toprak üzerinde dans ettirdi. estetik normlara inat devrimci dans tiyatrosunda yaşlılar, şişmanlar, itilmişler vardı. bauch'un ekibi bazen donla, bazen gecelikle çıktı seyircisinin karşısına. mimik oyunlarından hiç çekinmedi. star "allure"ü olmayan diva sesi, müziği, pandomimi ekspresyonist bir tavırla kırılgan bedenleri büyük bir eser olarak sundu.

konsept sanatçısı hanne darboven'in meselesi tam aksine formaldi. sol lewitt gibi new york kökenli minimal sanatla ilgilendi ve eserini sayıların evreninden yarattı. manik bir keskinlikle takvimlerle, toplamalarla yazı ve çizimlerle uğraştı. matematik ile akan zamanı durdurmak istedi izleyecisi ve dinleyicisi karşısında.

maurice jarre da matematikle ilgiliydi. ama onunkisi matematiğin hissel haliydi. film müziği bestecisinin ismi john barry ve ennio morricone ile birlikte anılıyor. "doktor jivago", "hindistan'a yolculuk" müziklerini bestelediği en bilinen filmler arasında. soundtrack denen şeyi filmin eşlikçisi olarak değil, kendi başına yaşayacak bir eser olarak gördü.

polonyalı leszek koakowski felesefeyi sanata dönüştürdü. epik edebiyatın sınırlarını zorladı. gençliğinde faal bir marksistken, olgunluk döneminde marksizmin dünyayı iyileştirme teorisinden uzaklaştı.

eroinden ölen sanatçı dash snow için ahlağın rolü hizmetle ilgiliydi. bohem sanatçı sperm kolajlarıyla tabu yıkmanın şehvetine kapılmıştı. yıllarca evsiz yaşayan, graffitici iyi aile çocuğuydu aslında. saddam dövmesiyle yaptığı kolajlarda sanki dada hiç yokmuş gibiydi.

hepsi bu sene öldü. yaşarken farklı, ölümde aynılar..


(derleme: erel eryürek/ via spex)

26 Haziran 2009 Cuma

MICHAEL JACKSON ÖLDÜ AMA PRİNCE VE MADONNA YAŞIYOR..



tatsız. michael jackson öldü. ben milletin micheal jackson hayranı olduğu zamanlar prince'ci bir evlat oldum hep. jackson değil prince bana dokundu, zıplattı, mor yağmura tuttu. disney-pop'u değil, yetişkin pop'uydu yaptığı..madonna, prince ve michael jackson. üçü de 1958 doğumlu olan 80'lerin pop ikonları toplam 150 yaşındaydılar. biri gitti artık 100 yaşındalar.. biri yaşlanmak istemiyor, diğeri yaşlanmıyor ama bir diğeri yaşlanamıyordu. yaşlanamadan da gitti..

17 Ocak 2009 Cumartesi

kölecilik geri döndü! hem de avrupa'nın göbeğinde!!!


bükreş'te 8000 euro'ya küçük kız çocukları satılıyor. satın alındıktan sonra, satın alan kişinin malı oluyor.çoğu moldovyalı aileler tarafından satılan bu çocuklar yeni sahipleri tarafından damgalanıyor. sahipler kendi isimlerini çocukların vücutlarına kazıyorlar. claudia grassl 2'debir için de fotoğraf çeken bir fotoğrafçı. bu çocukları bulup fotoğraflarını çekmek için yola çıkan grassl, onları bulduğunda yaşadıkları bu köle hayatını nasıl içselleştirdiklerini ve kabul ettiklerini görünce dehşete kapılıyor. balkan savaşı sırasında suç oranı en yüksek yer olan bükreş, köleciliğin avrupa'daki merkezi. bu çocukların hayatlarıyla ilgili okuduklarım korkunç. 12 yaşında seks kölesi olmuş bir kız çocuğunun grassl'a yazdığı mektupta anlattıklarını burada yazmaya cesaret edemedim.

1 Kasım 2008 Cumartesi

İNSAN HALİ 1



trafikte gidiyorsunuz. bir hayli sıkışık trafikte. tam yol ayırımında önünüzdeki araba, onun önündeki arabaya klakson çalıyor. yol sıkışık, ilerlesin diye çalıyor herhalde diye düşünürken, öyle olmadığını farkediyorsunuz. öndeki arabanın şöförünün sizin önünüzdeki arabanın şöförünün bir ahbabı (ya da babası, ninesi, amacası) olduğunu anlıyorsunuz. sonrası malumsa, ben oynamıyorum. çünkü durum şu: önünüzdeki araba sadece trafiği bloke etmekle kalmayıp, ahbabını gördüğü için ne kadar sevindiğini anlatmak için içi içine sığmıyor ve yanına gidip, onunla kucaklaşıp, lafa dalıyor. hilafsız beş dakika.. belli ki bu insancıkların telefonları yok, koskoca şehirde kaybolmuşlar, tesadüfler de olmasa eş dost göremeyecekler diye düşünebilirsiniz. ama altlarındaki hayvan kadar arabalarıyla birbirlerini ziyaret edebilir, olmadı bir yerlerde buluşabilirler gibi şeyler geçiyor aklımdan. bir başka boyut da şu: insan nasılsa görüştüğü bir başka insanı beklemediği bir yerde gördüğü zaman neden bu kadar heyecanlanır? nedir? nedir? nedir?.. iyi haftasonları diliyorum herkese:)))